Edebiyat bizim hususi tek zevkimiz. Yazmak ve okumak cezbediyor insanı. Kimilerine göre edebiyat sanatı, içi doldurulamayacak tabiri caizse boş bir uğraş, kimilerine göre olmazsa yaşanamayacak bir ihtiyaç!
Edebiyat bizim hususi tek zevkimiz. Yazmak ve okumak cezbediyor insanı. Kimilerine göre edebiyat sanatı, içi doldurulamayacak tabiri caizse boş bir uğraş, kimilerine göre olmazsa yaşanamayacak bir ihtiyaç!
Kendi hayatımızı anlamaya ömrümüz yetmezken, başkalarının hayatlarını okumaya neden bu denli heves ederiz? Bu sorunun cevabını tam olarak bildiğimi söyleyemem. Kendi içimde en çok güvendiğim düşünceleri bile sorgulamaya başladığımdan beri, kesin ve değişmez cevaplara eskisi kadar güvenemiyorum. İnsan zihni, durulmuş bir su değil ki ona dair kesin hükümler verebilelim.
Günümüzde çok yakınılan konulardan biri olan vefayı ele almaya çalışalım. Vefa, kimilerine göre bir semt ismidir; deyimi sık sık kulağımıza çalınmıştır. Hepimiz kendimize göre vefalıyız ama çevremizdeki birtakım kimseler vefasızdır.
Kaderi gelin teli gibi inceydi Zehra’nın. Kimine göre parıltının simgesi iken kimine göre boynuna dolanan zincirden farksızdı. Gelin teli, Zehra'nın içindeki sessiz savaşın çığlığıydı. Her bir tel, Zehra’nın kaderine düğümlenmiş; hayal kırıklıklarını ve umutsuzlukları yansıtıyordu.
Yüzünü hiçbir zaman kimseye göstermeyen gece yine karanlığına bürünmüştü. Belki de onun kaçış yeri de oraydı. Her zaman kalmak iyi olmuyordu belki. Saatin bire, ikiye dur demeden ilerlediği zamanlardı. Evet, evet bu gecenin de bir sabahı vardı biliyorum.
Yorucu ve stresli bir günün ardından sonunda eve varabilmiştim. Eve gitmek hayata karşı baktığım bütün negatif duygularımı kapının dışında bırakıp sakinleşmemdi. Sahi evi evim gibi hissettiren neydi?
Hiç çok kırıldığınız, üzüldüğünüz, “hayat bitti” dediğiniz anlar oldu mu? Yahut göğsünüzün daraldığı anlar…
Dünya garip bir çağdan geçiyor. Bir coğrafyada gökyüzü savaş uçaklarının gölgesiyle kararıyor, şehirler bombaların sesiyle uyanıyor. İnsanlar sadece mallarından değil, hayatlarından koparılıyor.
Ben Ahmed Saib, dünyaya gözümü Gazze’de açtım. Annem öğretmen, babam ise doktordu. Ailemle beraber iyi vakitler geçirip hep gülerken bir anda o gülmelerin yerini gözyaşı ve korku aldı.
Hava bulutluydu. Yerlerde ise yeni yıkılmış gri enkazın havaya kattığı o boğucu toz vardı. Çevredeki birkaç insan o bölgeye doğru koşarak geldiğinde, aralarında evden biraz ekmek istemek için komşularına giden küçük Hamza da vardı.
‘’Albümler geçmişe açılan bir pencere benim için. Beyaz perdeye yansıyan bir film karesi âdeta.’’ Bu fotoğraflar, genelde gençliğindeki simasına yabancı olduğumuz yaşı kemâle eren tanıdık insanların yaşanmışlıklarıdır!
Yoldan geçerken yol kenarlarındaki o beyaz taşları görür, birer dua okur ve yolumuza devam ederdik. Babam, arabadaki radyonun sesini kısar, bir Fatiha okurdu.