Yorucu ve stresli bir günün ardından sonunda eve varabilmiştim. Eve gitmek hayata karşı baktığım bütün negatif duygularımı kapının dışında bırakıp sakinleşmemdi. Sahi evi evim gibi hissettiren neydi?
Yorucu ve stresli bir günün ardından sonunda eve varabilmiştim. Eve gitmek hayata karşı baktığım bütün negatif duygularımı kapının dışında bırakıp sakinleşmemdi. Sahi evi evim gibi hissettiren neydi?
Hiç çok kırıldığınız, üzüldüğünüz, “hayat bitti” dediğiniz anlar oldu mu? Yahut göğsünüzün daraldığı anlar…
Dünya garip bir çağdan geçiyor. Bir coğrafyada gökyüzü savaş uçaklarının gölgesiyle kararıyor, şehirler bombaların sesiyle uyanıyor. İnsanlar sadece mallarından değil, hayatlarından koparılıyor.
Ben Ahmed Saib, dünyaya gözümü Gazze’de açtım. Annem öğretmen, babam ise doktordu. Ailemle beraber iyi vakitler geçirip hep gülerken bir anda o gülmelerin yerini gözyaşı ve korku aldı.
Hava bulutluydu. Yerlerde ise yeni yıkılmış gri enkazın havaya kattığı o boğucu toz vardı. Çevredeki birkaç insan o bölgeye doğru koşarak geldiğinde, aralarında evden biraz ekmek istemek için komşularına giden küçük Hamza da vardı.
‘’Albümler geçmişe açılan bir pencere benim için. Beyaz perdeye yansıyan bir film karesi âdeta.’’ Bu fotoğraflar, genelde gençliğindeki simasına yabancı olduğumuz yaşı kemâle eren tanıdık insanların yaşanmışlıklarıdır!
Yoldan geçerken yol kenarlarındaki o beyaz taşları görür, birer dua okur ve yolumuza devam ederdik. Babam, arabadaki radyonun sesini kısar, bir Fatiha okurdu.
Bahsini açacağım bu mevzuyu nasıl anlatırım diye düşündükçe kafamda yankılanan metafor hep aynıydı: “köprü.”
Çok büyük dertlerim var bu aralar, çok! Gerçi sadece bu aralar diyerek haksızlık etmeyeyim dertlerime. Bazılarını yıllardır çözemedim. Bazıları ise çözdükçe büyüyor. Yine de bu aralar bunaldığım kadar bunalmamıştım. Geldi mi hepsi üst üste geliyor.