Ah, Neyzen! Üflediğinden habersiz misin? Ruha mı yoksa boşluğa mı üflemektesin?! Gözlerde yaş, gönül perişan, dillerde binlerce ah...
Ah, Neyzen! Üflediğinden habersiz misin? Ruha mı yoksa boşluğa mı üflemektesin?! Gözlerde yaş, gönül perişan, dillerde binlerce ah...
Hepimiz aynıydık aslında. Bin gibi görünürdü dışımız Birdi asıl hayatımız Ama konu yalnızlıksa.
Yorucu ve stresli bir günün ardından sonunda eve varabilmiştim. Eve gitmek hayata karşı baktığım bütün negatif duygularımı kapının dışında bırakıp sakinleşmemdi. Sahi evi evim gibi hissettiren neydi?
Hiçbir insanoğlu hak etmese de diyemiyoruz, hak eden çok dünyada. Peki ya çocuklar? O masum çocuklar, bazıları her şeyini kaybetmiş,
Hiç çok kırıldığınız, üzüldüğünüz, “hayat bitti” dediğiniz anlar oldu mu? Yahut göğsünüzün daraldığı anlar…
Dünya garip bir çağdan geçiyor. Bir coğrafyada gökyüzü savaş uçaklarının gölgesiyle kararıyor, şehirler bombaların sesiyle uyanıyor. İnsanlar sadece mallarından değil, hayatlarından koparılıyor.
Ben Ahmed Saib, dünyaya gözümü Gazze’de açtım. Annem öğretmen, babam ise doktordu. Ailemle beraber iyi vakitler geçirip hep gülerken bir anda o gülmelerin yerini gözyaşı ve korku aldı.
Hava bulutluydu. Yerlerde ise yeni yıkılmış gri enkazın havaya kattığı o boğucu toz vardı. Çevredeki birkaç insan o bölgeye doğru koşarak geldiğinde, aralarında evden biraz ekmek istemek için komşularına giden küçük Hamza da vardı.
‘’Albümler geçmişe açılan bir pencere benim için. Beyaz perdeye yansıyan bir film karesi âdeta.’’ Bu fotoğraflar, genelde gençliğindeki simasına yabancı olduğumuz yaşı kemâle eren tanıdık insanların yaşanmışlıklarıdır!