Karanlıktan İçeri Sızan Işık

Hiç çok kırıldığınız, üzüldüğünüz, “hayat bitti” dediğiniz anlar oldu mu? Yahut göğsünüzün daraldığı anlar… Siz bu tür durumlarda nasıl bir davranış biçimi ortaya koyardınız? Kendinizi o zifiri karanlığa gömüp ömür boyu orada kalmayı mı, yoksa o karanlığın ardındaki ışığı görmek için çabalamayı mı tercih ederdiniz? Muhtemelen birçoğunuz, size yabancı gelen bir ışığa yürümek yerine bilindik bir karanlıkta kalmayı tercih edecektir. Fakat her kime sorsak iyileşmek istediğini söyler; ne var ki çoğu zaman bunun için bir çaba sarf etmez. İyileşmek için birtakım bedeller ödemek, konfor alanını mümkün mertebe bırakmak gerekir ancak insan buna her zaman hazır olmayabilir. Çünkü o acıyan yaranız artık kimliğiniz hâline gelmiştir. Ve asıl mesele de burada başlar. İnsan her daim hakikati görmek ve anlamak zorundadır; ancak bu şekilde insan kendini bulur, özüne döner. Hakikati göremeyen ve kalbe indiremeyen kimse, yarayı Allah’ın verdiği bir külfet olarak görür ve ondan kaçmaya çalışır. Hâlbuki kaçtığı o külfet, aslında içeriye hakikatin girmesi için bir vesile kapısıdır. Zira kalp kırılmadıkça nur açığa çıkmaz.
Çok sevdiğim bir Mevlâna-Şems konuşmasına değinmek istiyorum. Mevlâna, günlerden bir gün kalbi daralmış bir vaziyette Şems’e sorar: “İçimdeki bu karanlık neden hiç bitmiyor?” Şems gülümseyip şöyle der: “Sen karanlığı düşman sanıyorsun. Oysa o, kapını çalan bir öğretmendir.” “Peki ya bu ağırlık?” der Mevlâna. Şems cevap verir: “Ağırlık, bırakmanı hatırlatmak için gelir. Tutunduğun şey gitmek istiyordur, sen ise zorla taşıyorsundur.” Mevlâna başını eğer, Şems son cümlesini söyler: “Unutma! İnsanın içini karartan şey hayat değil, kendi içindeki ışığa sırtını dönmesidir.”
Ne kadar hikmetli bir konuşma öyle değil mi? Hayatta gördüğümüz, göreceğimiz sıkıntı ve dertler her zaman olacaktır; çünkü tüm bunlar insan içindir. Aydınlığın tabiatında karanlık da vardır, zira sabahın nurunu görebilmek için gecenin zülfünü yaşamak gerekir. Kalbin hakikati kucaklayabilmesi için sınırlarının zorlanması gerekir. Keskin çizgileri olan bir kalbin hakikate kapılarını açması mümkün değildir. Kalp Allah’ın evidir; sadece Allah’a aittir. İnsanın dünya hayatına olan arzusu, sevgisi, kibri, hırsı gibi duyguları insanı Hakk’tan uzaklaştırır. Allah (c.c), yarattıklarının gözbebeği olan insanı, sadece kendine ayırabilmek için önce kalbindeki dünyevi meseleleri bir dert, bir sıkıntı vesilesiyle temizler. Temizlenen kalp gerçeği görür, anlar ve içselleştirir. İşte bu içselleştirme hâli insanın her şeyden sıyrılıp sadece kul hâline dönüşmesidir.
Her kalp ağrısında, her hayal kırıklığında aslında dönüp bakmamız gerekmiyor mu, bana bu zifiri karanlık neden gösteriliyor diye. Dar bir pencereden bakarsak eğer “Bu neden benim başıma geliyor? Neden her sıkıntı beni buluyor?” deriz. İşte insan burada biraz yavaşlamalı, tüm alçak gönüllülüğü ile hayattaki asıl amacının ne olduğunu yeniden düşünmeli. Ey aciz kul! O sıkıntı seni senden koparmak için değil, senin özüne dönmen için sana gönderildi. Rabb’in sana o yükü verdi ki sadece O’na yönel, O’na kulluk et, O’ndan yardım iste, O’ndan ucu bucağı olmayan bu karanlığın içinden bir ışık dile, O’nun huzurunda arın ve hakikati gör.
Mevlâna’nın Mesnevi’sindeki ney, kamışlıktan kesildiğinden bu yana feryat eder. Bu feryat, Allah’ın huzurundan dünyaya sürgün edilmesindendir. Eğer ney’in içi oyulmasaydı ses verebilir miydi? Veya bazı meyve ağaçlarını düşünün, soğuğa maruz kalmadan o meyveyi bize sunabilir miydi? Peki ya elmas? O zifiri karanlığa, yüksek basınca, aşırı sıcaklığa sabrettiği için ışıltılı, değerli bir taş olmadı mı? Öyleyse bir an önce doğrulup kendi içimizdeki o hakikati bulmak için neyi bekliyoruz?